Yeryüzü Tanığı'nda Dicle Tuba Kılıç ile Güven Eken, dünyada doğanın hakları için gerçekleşen kazanımları, sivil hareketlerin yeni dönemini ve Türkiye’de kazanılan davaları mercek altına alıyorlar.
Dicle Tuba Kılıç: Herkese merhaba, yeni bir yıla başladık. Ben Dicle Tuba Kılıç.
Güven Eken: Ben Güven Eken.
D.T.K.: Yeryüzü Tanığı programındayız. Geçen hafta başladığımız “Doğa’nın 2025’i nasıl geçti?” gündemimizin bu hafta ikinci bölümünde bir aradayız. Sevgili Güven, çok uzun bir gündem var. 2025’i 25 dakikaya sığdırmak zor ama bu hafta üç bölüm şeklinde ilerleyeceğiz ve ilk bölümde dünyada doğanın yasal hakları için gerçekleşen kazanımları konuşacağız. Ben hızlı bir liste hazırladım; onun üzerinden geçeceğim ve senin yorumlarını da merak ediyorum.
Doğa hakları ve doğanın yasal hakları deyince akla hemen Latin Amerika geliyor. Geçtiğimiz yılda oralarda neler yaşanmış, bakalım.

Ekvador: Bir mahkeme, içme suyu kaynağını etkileyen ciddi bir kirlilik vakasının ardından Irquis Nehri’ni hak öznesi olarak tanıdı. Ardında bir anayasa yargıcı, San Pablo Gölü’nü hak öznesi olarak tanıdı ve gölün sistematik biçimde kirletilmesinden Otavalo Belediyesi ile ve sorumlu bir kurum tespit edildi. Burada insan öznesi de var; kirlilik sadece insanla doğru orantılı şekilde de ilerlemiş ama yine de önemli bu gelişmeler.

Kolombiya: Bence daha güzel bir karar almış Kolombiya. And Dağları’nda belirlenmiş bir bölge, hak öznesi olarak tanındı ve daha da önemlisi, bu tanımanın ardından bölgede planlanan büyük ölçekli bir altın madeni projesinin lisansı iptal edildi. Yine Kolombiya’da yeni bir yasa kabul edilerek Aburrá Nehri, havzası ve kolları hak sahibi tüzel kişilik olarak tanındı. Yasanın ardından nehrin korunması ve onarımı için bir yönlendirme ve koruma komitesi kuruldu. Oldukça heyecan verici bir gelişme bu da.

Peru:Puna Bölgesi hükümeti, Titikaka Gölü ve kollarını hak öznesi olarak ilan eden bir yönetmelik kabul etti. Gölün var olma, yenilenme, kirlilikten uzak kalma ve zarar görürse onarılma haklarını tanırken, yerli halkları ve yerel toplulukları gölün koruyucuları ve eş yöneticileri olarak tanımladı. Ayrıca Peru’dan bir haber daha var; dünyada ilk kez bir böcek türüne yasal haklar tanındı. Bir arı grubunun bilinen 500 türünün, Amazon’da yaşadığı, kahve ve kakao gibi bitkilerin tozlaşmasında ciddi rol oynuyor. Burada da bir insan faktörü var. Belediyeler ortak bir karar ile bu böcekleri yasal hak sahibi olarak tanımladı ve koruma çalışmalarının başlayacağını duyurdu.

Buradan biraz daha bize doğru geliyoruz; Balkanlar. Nehirlerin yasal hakları için Earth Law Center iş birliğiyle Ulusal Nehir hakları, bir yasa tasarısı hazırlandı, halka tanıtıldı. Yasanın parlamentodan geçmesi için kampanya başlatıldı. 2026’da bu konuda komşulardan iyi bir gelişme bekliyoruz.

İsviçre:Sivil toplum kuruluşları, Reuss Nehri’nin tüzel kişilik kazanması ve haklarının tanınması için bir anayasa değişikliği sundu. Henüz sonuç yok ama bu konuda talepler ve lobi çalışmaları sürüyor.

Birleşik Krallık:İki ayrı bölgede yerel nehirlerin haklarını tanıyan kararlar kabul edildi. Nehirlerin özellikle ekolojik tahribattan ve zararlı projelerden korunma gerekçeleri öne çıktı. Başka bölgelerde de benzer tasarılar söz konusu yeni gelişmeler olacağı konuşuluyor.

Fransa:Seine Nehri gündemde. Nehir, kirliliğiyle gündemdeydi geçtiğimiz senelerde. Nehrin temizlenebilmesi için haklarının tanınması ve tüzel kişilik kazanmasına dönük bir teklif verildi; henüz kabul edilmedi ama bir gelişme de buradan bekliyoruz.

ABD:Colorado’da Piramit Dağı için tüzel kişilik benzeri bir statü konuşuldu ve ‘Kendi kendisinin sahibi olan ilk dağ’ gibi bir ifade geçti. Bir dağın hak öznesi olması ABD için enteresan bir durum. AyrıcaAmerika İnsan Hakları Mahkemesi, doğa ve onun bileşenlerini hak öznesi olarak tanıdığı ve doğanın kendi başına hukuki haklara sahip olduğunu açıkça kabul etti.

Yeni Zelanda: Bir dağ silsilesine tüzel kişilik statüsü verildi.

Bunun dışında, yasal hak başlığı altında sayılır mı emin değilim ama COP30, beklentilerin altında kaldı. Yine de 2030’a kadar yerli halkların 160.000.000 hektarlık arazi üzerindeki mülkiyet haklarının tanınması ve korunması için bir finansman oluşturulması gündeme geldi. Bu iyi bir şey mi? Öyledir sanki.
Son olarak, ‘dünyanın en yüksek mahkemesi’ olarak kabul edilenUluslararası Adalet Divanı, iklim değişikliği konusunda ülkelerin birbirlerine dava açmasının önünü açan tarihî bir karar verdi ve iklim değişikliğinden etkilenen ülkelerin sorumlu ülkelere karşı yasal işlem başlatabilir deniyor.
Geçtiğimiz yılın doğa hakları açısından yasal özeti böyleydi.
G.E.:Bunca felaketin ortasında daha ne olsun, mükemmel bir özet olmuş. Çok teşekkürler Dicle, harika bir çalışma. Keşke bunu yayımlasak.
Burada iki mesele var; birincisi, bütün bunları yapan öznenin kendisi. İkincisi ise bu hikâyenin geçmiş ile ilişkisi. Biz birincisinden başlayalım.
İnsan kendisini yaşamın tek öznesi olarak görmediği kültürler, topluluklar, halklar dünyada hep vardı; bugün de var. Buradaki birinci tartışma ‘özne’ tartışması: Biz kimiz? Bizim dışımızdaki varlıklar kim? Onların öznelliği ile bizim öznelliğimiz arasındaki ilişki ne? Bazı kadim topluluklarda bu tartışma çok ileri gidebilir. Özne, benim öznem eşittir herkes ve her şey, bütün doğal varlıklar eksi ben. Benim dışımdaki her şeyin özne olduğu, benim öznelliğimin ise o büyük öznedeki diğer bireylere emanet edildiği bir algoritma işlediğinde o zaman toplumda suçun, hırsızlığın, doğa katliamının, cinayetin olmadığı bir felsefe. Çok çok gerisine gidersen, öznesiz benlik öznesinin, benliğin bir özne olarak var olmadığı kültürlere, toplumlara kadar dayanabiliyor. Bunlara Anadolu’da da bu hala devam ediyor. Bugün hala özellikle kırsalda bilhassa kadınlar arasında devam eden yerler de var, dünyada da var ama tabi ki bu anlayış azalıyor.
İkinci meseleye gelirsek, şimdi devletlerden farkı ne bu anlattıklarımın? Yani zaten halklar, dünyanın birçok halkı, böyle bir şeyin farkında yani bizim benlik özlemimizden ise benlik yerine bereketin yani öznesiz refahın; insanlar için ya da tek bir canlı türü için değil, bütün varlıklar için ‘zenginlik = bereket’ demek.
Benlik yerine bereket kültürünün; bencillik değil yani ‘ben’in temel özne olduğu yaşam biçimi yerine çoğul öznelerin refahından keyif alındığı, buna öykünüldüğü ve bunun için toplumun uzuvlarının hareket ettiği, Anadolu’da çok da yaşanan, yaşanmış olan ve hatta kuralları da konmuş olan bir bereket kültürü var.
Bunun bugünkü hukuk düzeninde ve bugünkü devletlerin, bazı devletlerin eliyle idrakinin listesini oluşturdun aslında yani buralarda benlik yerine öznesizlik var; mülkiyet yerine bir şeyin kendi kendinin sahibi olması, kendi varlığının sahibi olması durumları var. Aslında çok çok çok öncül toplulukların felsefesinin, buna çok uzak olan yasalar, hukuk ve devletler nezdinde yavaş yavaş tanınmaya başladığını görüyoruz.
Bunu nasıl gerçekleşiyor? Anlattığın hikâyenin her birinin ucunu takip et yani kimler kaşınmış bu dağın korunmasına, bu nehrin korunmasına ön ayak olmuş, konuyu gündeme getirmiş, bunu mahkemelere, parlamentolara taşımış diye bakarsan benim tarif ettiğim o halkların son jenerasyonları var.
İngilizcede ‘indigenous people’ denen kadim halklar var veya bu yok ise de doğayla çok yakın ilişki kurmuş olan mazlum halklar var yani kendi bireyleri insan olarak zulüm görmüşler fakat doğayla olan derin tarihsel bağlantıları nedeniyle ‘hak parçalanmaz, bütündür’ öğretisi, artık o insanlarda bir reflekse dönüşmüş. Buradan yola çıkarak; “Bizim torunlarımızın başına bu gelmemesi için biz, önce yaşadığımız coğrafyayı, bağlarımızı, şehirlerimizi korumalıyız; doğanın haklarını da kendi haklarımız kadar güvence altına almalıyız ki iki kuşak sonra zulmü bizim torunlarımız veya onların torunları bir daha görmesinler” diyerek yaklaşan, çok farklı felsefesi olan bu tip yani yerleşik yaşama geçmiş veya indigenous kadim kültürlerini taşıyan halklar var.
Bu topluluklar şu anda doğa hukuku alanında çok gelişmiş durumdalar. Bu gelişimi zaten yaklaşık 20 yıldır görüyoruz fakat bu kronolojiyi doğa haklarıyla ilgili modern devlet sisteminin içerisinden son 40-50 yılda oluşan ve bilhassa son 5-10 yılda da giderek ivmesi artan bu dönüşümle kısıtlı tutmamak lazım. Bunun binlerce yıllık bir temeli var, çok sağlam bir temeli var. Bu sağlam bir kök ve uygun koşullar bulduğunda o kökten bu tip yeni bir hukuk düşüncesi içeren yani hukukun aslında tanımlarını değiştiren meseleler bunlar çünkü hukuk neticede insan için var. Öznesi o yani birey, insan haklarının da öznesi.
Bu yeni nesil hukukta tabii ki bireyin hukuku çok önemli yani bireyin hukukunu güvence altına almak var. En azından hukukun işlediği yerlerde o devam ediyor. Artı toplumun da bir karakteri var, özelliği var; tarihsel süreçte gelişmiş veya bugün içselleştirilmiş bir yapısı var. Belli bir coğrafyada yaşayan toplulukların, toplumların bir kimliği var ve bu kimliğin korunması artı insan bireyini ve insan topluluklarının dışında doğanın ve doğanın içindeki tüm diğer canlıların bireylerinin ve diğer canlıların topluluklarının - ama daha da önemlisi canlılar arası toplulukların…
Şimdi burada bizim topluluk tanımı da değişiyor. Bu konu uzayacak ama mümkün olduğunca kısa söyleyeceğim: Biz ‘topluluk’ deyince aklımıza insanlar arası bir birlik geliyor ama halbuki doğada topluluk böyle oluşmuyor. O topluluk içinde insan da var, ağaç da var, hayvan da var, bakteri de var ve ‘topluluk’ dediğimizde öyle bir topluluk içinde yaşayan bir insan bireyi, bu bütünün idraki içerisinde… Yani sadece eşi, dostu, arkadaşı, komşusu, beraber vakit geçirmekten keyif aldığı arkadaşları değil; oradaki ağaçlar da, oradaki kuşlar da, oradaki tüm canlılar da toplumun bir parçası olarak algılanıyor.
Bu üçüncü hukuka yani toplumun içine, bireylerin arasına doğadaki tüm varlıkların dâhil edildiği, bir hak öznesi olarak dâhil edildiği hukuka ‘doğa hukuku’ diyoruz. Bunun şu anda öncü, başlangıç aşamaları bunlar ve buralardan başlıyor. Zaten bütün hareketler böyle başla yani ‘bir sabah uyanacağız, bütün devletler doğa hukukunu kabul etmiş’. Benim anlattığım felsefi temennim, yüzeyden böyle bir şey yok yani bu böyle başlar, bu bir evrimsel süreç.
Biz şimdi bu şahane evrimsel sürecin bütün baskılara rağmen eş zamanlı olarak kapitalizmin en acımasız, en korkunç, en vahşi dönemi bütün gezegeni kasıp kavururken, bir yandan büyük bir bütün öznelerin yani insanın, doğanın, tüm varlıkların, kadınların, erkeklerin, çocukların, tüm bireylerin hakları ezilip geçilirken; diğer yandan insanlık, bu çok üst veya derin öznellik felsefesinden yeni bir öznellik, hem de çok kadim bir öznellik felsefesinden beslenen bu yeni doğa hukuku hareketinin doğuşuna şahitlik ediyor, bizler şahitlik ediyoruz ama sadece şahitlik ediyoruz. Ucundan kıyısından tabii ki biz de destek oluyoruz bu muazzam dönüşüme - birinci konuyu böyle kapatalım.
![]()
D.T.K.: Bu konuyla ikinci konumuz olan sivil hareketlerin yeni dönemine bağlayalım. İkinci başlığımızda ki geçtiğimiz aylarda da aslında çok konuştuk; sivil toplumun, resmî STK’ların yok oluşu, özellikle Batı’da, Avrupa’da şu anda büyük bir gündem.
Resmi STK’ların aslında kendi kendini yok ediş dönemindeyiz şu anda fakat sivil hareketin ise yepyeni bir çağa kucak açtığı bir döneme şahitlik ediyoruz ve biraz önce de söylediğim gibi, çok derin bir yok oluş, belki gezegen açısından tuhaf bir karanlık çağa girdiğimizi düşünsek de, şahit olsak da bir yandan insanın tekrar doğasıyla kurduğu ilişkinin özüne dönüşünü, onu inşa etmeye çalışmasını görüyoruz ve sivil toplum da aslında doğayla ilişkisini, toplumla ilişkisini bugün yeniden inşa ediyor.
Bir yandan 2025’te bunu da gördük aslında: Sumud Filosu bunun belki de en güzel örneğiydi, en umut verici örneğiydi. Süremiz azalıyor ama buna da hızlıca girelim mi?
G.E: Tabii, ikisi bağlantılı zaten. Tarif edilmiş, yapılandırılmış sivil toplum örgütlenme yerine organizmal sivil toplum. Örgüt değil, organizma şeklinde davranarak sivil hareketlerin gelişmesi artık yeni çağın gerçekliği. Neden? Çünkü örgüt yapısı itibariyle bir noktada, içinde parçası olduğu sisteme benziyor; ondan daha farklı hareket edemiyor yani doğa gibi olamıyor. Çünkü insanın tarif ettiği bir sistemin içerisinde, yasal bir prosedürü bütün örgütlerin neticede takip etmesi gerekiyor, bunun dışına çıkmak mümkün değil. Bir yöneticisi oluyor, personelleri oluyor, o insanların yasal hakları oluyor, sigortalı yapılıyor. Bu da bugünün toplumunun doğasının doğal bir durumu yani bunda çok itiraz edecek bir durum yok fakat bunun esnekliği az.
Tabii ki sivil toplum, örgütlü sivil toplum hareketi dünyada çok önemli yerlere geldi. Türkiye’de mesela çok ciddi başarılar elde edildi; bütün dünyada da çok ciddi başarılar elde edildi ama her şeyin bir dönemi var çünkü bu örgütlü sivil toplum kuruluşlarının bir başka zayıf yanı da ister istemez ‘dünyayı kurtaralım derneği’ diye bir şey kuramıyorsunuz. Bir odağınız oluyor: kadın hakları olabiliyor, engelliler olabiliyor, biyolojik çeşitlilik olabiliyor, atıklar olabiliyor ve ister istemez bir konuya odaklanıyorsunuz ama çağ artık öyle bir çağ değil. Tabii ki uzmanlık, odaklanma bir yandan önemli fakat bütün bunlar arasındaki bağları kuramazsınız yani bu hareketleri birbirine kenetleyemezseniz. Bu, ayrı ayrı, minik veya orta-büyük ölçekli örgütler eşgüdüm halinde çalışamazlar ise sonuç almak mümkün değil.
Peki sivil toplum kuruluşu ne demek? Bunların temelinde yine halk var. Bu örgütlü yapıların örgüt olmalarından kaynaklı olarak birbirlerine çok hızlı temas edememeleri gibi bir gerçek var çünkü her birinin bir yöneticisi var, prosedürü var, ilgileri var, bu eleştirel bir şey de değil aslında; bir nevi sivil dünya da tasfiye etti demeyeyim de belli bir yere koydu. Halk kendi içinde entegre çalışıyor yani kadın haklarıyla ilgili hassasiyeti olan ile Türkiye’de ayıların vurulmasına hassasiyeti olanlar, aynı zamanda eğitimle ilgili hassasiyeti olanlar, sağlıkla ilgili bir toplumsal olay gündeme geldiğinde örgütlerden bağımsız olarak organizma gibi hareket ederek taban birleşiyor.
Tabii ki sosyal medyanın burada etkisi var; bu organizmal davranış bir yandan sosyal medyada kendi örgütlerini, kendi klanlarını, kendi güç odaklarını bir yandan yaratıyor ama öbür tarafıyla da sosyal medya bu yatay iletişim ağlarının oluşmasını, haberleşme sisteminin oluşmasını yani çiçek tozlarının savrulması ya da bitkilerin, ağaçların toprak altında kökleriyle birbirine iletişim kurması gibi böyle bir merkezsiz iletişim ağı yaratmış durumda.
Dolaysıyla taban yani kök, halk, insanlar üye oldukları derneklerden bağımsız olarak da ve üye oldukları veya partisi oldukları yapının o konudaki tavrını, tepkilerini beklemeden, vicdanen bir noktada bir tepki vermesi gerekiyor ise veriyorlar - işte yeni çağ bu.
Zaten doğa hukukunun bir anda binlerce yıl sonra yeniden insan hayatında bir mevzu haline gelmesinin temelinde de bu ikinci konu var yani örgütlere bırakılsa, bu doğa hukuku meselesinin bu kadar hızlı ilerleme şansı yoktur. Bunu da yapan bu yeni nesil, organizmal sivil toplum hareketi: Örgütsel değil, organizma halinde hareket eden ve bunu yaparken de sosyal medyayı kullanan yeni nesil sivil hareketler. Bence 2025’de dünyadaki gidişatın, önemli dönüşümün en önemli konularından biri bu. Direnç oluşmasının sebebi de yine kapitalizmin getirdiği acımasız dayatma noktası ve bütün dünya genelinde de bu önemli bir süreç.
D.T.K.: Bu sivil hareketlerin bu dönüşümü bana en çok umut veren şey olabilir.
G.E: Örgütlü yapıların da aslında bunu çok iyi görmesi lazım yani eski nesil örgütlü yapıların, bunu kendi planlarına, programlarına bu yeni gerçekliği, sivil hareketin yeni gerçekliğini dahil etmemesi durumunda tasfiye durumuna geçecek. Bu örgütlü yapılar askı durumunda. Bu yeni dönüşümü fark etmeyenler bir süre sonra askıdan tasfiye durumuna geçerler ki duyuyoruz haberleri; eskiden büyük olan birçok büyük dernek yavaş yavaş kapanıyor, küçülüyor. Diğer konumuza geçebiliriz.

D.T.K.: Aslında Türkiye’de kazanılan davalara şöyle hızlıca bakalım istedim çünkü çok karamsar bir Türkiye var doğa açısından baktığımızda ama bir yandan da aslında toplu bakınca da o kadar korkunç görünmüyor. Hepsi olmasa da belli başlıcaları hemen listeliyorum.
Finike–Kaş–Kalkan arasında planlanan yolun bölünmüş yol projesi davalarda durduruldu; Sandras Dağı eteklerindeki Balcılar Barajı iptal davası kazanıldı; Tokat Gençali Köyü’nde açılan, Kelkit Vadisi’ni ve 30’dan fazla köyü etkileyecek altın madeni davası kazanıldı.
Hatay dağ ceylanın yaşam alanını bir taşocağı açabilmek için korunan alan sınır değişikliği gerçekleşmişti ve onun iptali için açılan davanın, son Danıştay kararıyla da bu sınır değişikliği iptal edildi. İzmir Alaçatı kıyıları yine aynı şekilde turizme açılmak için sit statüsü düşürülmüştü ve ona karşı açılan dava da kazanıldı. Latmos’da 250 futbol sahası büyüklüğündeki bir alanı yok edecek maden projesine karşı açılan dava kazanıldı. Erzincan İliç’te altın madenini büyütmek için - tüm o felaketlere rağmen - ÇED olumlu kararı alınmış, yeni ruhsat alınmıştı ve dava açılıp kazanılmıştı, temyize gidilmişti ve nihayet Danıştay, bu ÇED olumlu kararını iptal etti ve ruhsatları da red kararıyla ortadan kaldırmış oldu.
Ankara Gölbaşı’nda bir kömür madeni projesi vardı ve üstelik ÇED’den muaftı. Ona karşı açılan dava da kazanıldı. Balıkesir İvrildi ve 6 Eylül ilçelerindeki Sarı Alan Altın Madeni ÇED olumlu da iptal edildiği gibi, böyle belli başlı farklı bölgelerden pek çok hukuki kazanım gerçekleşti ve giderek de her yıl bu hukuki kazanımların arttığını gözlemliyoruz. Yani ülkemizdeki savunucusunun çok ciddi bir bölümü sosyal medyadan belki ilerliyor gibi görünse de aslında hukuki olarak da ilerliyor. Bunu belki 2025’ten anmak iyi olabilir.
G.E.: Evet, en azından bu ülkede hukuk bitti diyenler için çok umutlu bir paylaşımdı bu yaptığın. Her şeye rağmen yani her ne kadar ülkedeki genel intiba ‘hukuk bitti’ noktasında ise de doğayla ilgili, doğanın haklarıyla ilgili durumlarda hukuk hâlâ işliyor bu ülkede ve bence bu müthiş bir kazanım. Bunun arkasında da ikinci konuya bağlayabiliriz: Bu yeni organizma biçiminde hareket eden yapı. Yani kim yaptı?
Sonuçta bu davaları da birilerinin açması gerekiyor. Bakıldığında yine Türkiye’de de dünyadaki durumun aynısı: Herhangi tek bir STK, bir kişi, bir kurum bu işin arkasında yok; o bölgenin insanları gerektiğinde örgütlü yapılarla beraber de sivil toplum kuruluşlarıyla, vakıflarla, derneklerle çalışıyorlar. Gerekmiyorsa da kendileri açıyorlar yani o bölgenin yerel dinamiklerindeki organizmal hareketler bu işi ilerletiyor.
D.T.K.: Bunlar olmasa bu davalar kazanılamaz. Hadi bakalım, 2026’ya böyle giriyoruz. Gelecek hafta yine keyifli gündemlerle görüşmek üzere.
G.E.: Görüşmek üzere.
D.T.K.: Hoşçakalın.
G.E.: Herkese iyi yıllar.


